TÜRK ORDUSU-2


Önceki bölümde  1912’de Balkanların kaybını,  1914-1918 yılları arasında süren Birinci Dünya savaşıyla İngilizlerin, Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’ı  Osmanlı’dan koparıp almak istediklerini belirtmiştik. Ermenistan ve Kürdistan adıyla kurmayı planladıkları kukla devletçikler için Osmanlı idari yapısını, milliyet esasına göre parçalayıp, federatif hale getirmeyi planladıklarını yazmıştık. Bunları kabul ettirebilmeleri için de ordudaki ulusçu/milliyetçi  komutanların tasfiyesi gerekiyordu demiştik.  Savaş sonunda, Ortadoğudaki topraklarımızın kaybıyla yetinmeyen, zamanın emperyal güçlerinin, Sevr anlaşmasıyla son vatan parçası olan Anadoluyu paylaşmaya başladığını fakat Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın (ATATÜRK) önderliğindeki Türk Ordusunun milletinden aldığı güçle işgalcileri İzmir’de denize döktüğü gibi kendi ölüm fermanı olan Sevr anlaşmasını yırtıp attığını ve Türkiye Cumhuriyetini tüm Dünyaya tescil ettirdiğini belirtmiştik. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
O karanlık günlerin üzerinden geçen yüz yıl sonra tarihin tekerrür ederek, küresel güçler tarafından Avrasya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde kendilerine müzahir yönetimleri işbaşına getirmek ve sınırları enerji kaynakları, kıymetli maden yatakları ve su rezervlerine göre değiştirmek amacıyla kurguladıkları yeni haçlı seferinde müslümanların kan denizinde boğuluşunu acı içinde izlemekteyiz. İslam ülkelerindeki yangının giderek büyüdüğü, yurdumuzdaki varlık ve egemenliğimizin tartışıldığı, Türkleri Anadolu’dan sürme planlarının yeniden ete kemiğe büründüğü bir dönemi yaşıyoruz.
Küresel hesapları bozan ve paylaşım projelerinin Türkiye ayağında en büyük engel olarak görülen, Atatürk ilke ve inkılaplarının en güçlü savunucusu ve Türk milletinin varlığının teminatı Türk Ordusuna karşı yürütülen itibarsızlaştırma ve etkisizleştirme amaçlı psikolojik harbin ve asimetrik savaşın sonuçları malesef yüreğimizi yaralamakta, kişilere yöneltilen suçlamalar kurumları da hedef almakta olduğundan kamuoyunda deprem etkisi yapmaktadır.
Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen Anayasamızın, giriş bölümünde belirlenen esaslar çerçevesinde Ordumuza verilen görev nedense her dönem bazı kesimleri rahatsız etmiştir.
Kuvay-ı Milliyecileri “serseri, hırsız, harami, çeteci”;fakat Allah’ın evinde karılarına kızlarına tecavüz eden işgalci Haçlıları “kurtarıcı”; namuslarını kurtaran Mili Mücadele kahramanlarını “kafir”, İngiliz komiserlerinin elini eteğini öpen, işbirlikçi şeyhler, şıhlar, şeyhülislamlar, “ulema” ; kelle koltukta imamların, dedelerin, çelebilerin, seyitlerin, müftülerin dualarına sığınan Mustafa Kemal “zındık” , “deccal”, İstanbul’da mütarekeye boyun eğenler “makbul” ; istiklal için savaşanlar “kudurmuş haydut olunca, “maymunu şehit de ilan ederler...” diyerek ironi yapmış Yeniçağ gazetesinden Selcan TAŞÇI... 03 Mart 1919’da Sadrazam olan Damat Ferit, İngilizlere “Ben ve Padişah, ümidimizi Allah’a ve İngilizlere bağladık, kimi istiyorsanız tutuklayalım” derken; Büyük Önder M.Kemal ATATÜRK 1920’de, “Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır” diyerek soruna kaynağında teşhis koymuştu.
Genelkurmay Başkanı “terör örgütü yöneticiliğinden”, yüzlerce general ve subayı gizli tanık ifadeleriyle ve doğruluğu tartışmalı delillerle müebbet hapislere mahkum edilen bir ordunun karanlık işlerin döndüğü illegal bir örgütmüş gibi hedefe konması çok düşündürücüdür. Cuntacı, terörist, fuhuş, casusluk ve şantaj yapan, amirallerine suikast planlayan, suç şebekesi gibi gösterilmekte olan Ordumuz, kendisine savunması için emanet edilen vatanımızın varlığına ve bütünlüğüne göz dikenlere karşı büyük bir fedakarlık içinde olmuştur. Ordunun Komuta kademesine yöneltilen tutuklamalarla Deniz Kuvvetlerinde neredeyse görevlendirilecek amiral kalmazken, 19 Aralık 2009’da Başbakan Yardımcısı Arınç’a suikast iddiasıyla TSK’nın gözbebeği ve önemli bir sigortası olan Genelkurmay Seferberlik Tetkik Kurulu hedef alındı. Ankara Bölge Başkanlığında yapılan arama sırasında, basında yer alan “Kozmik odanın sırları”, “Karanlık Tarihin şifresi Özel harp” gibi uçuk başlıklarla dolu bir çok yalan yanlış haber ve makale ile sansasyon yaratılmıştı. Basındaki ifadeyle  “Bu ülkede dokunulmazların dokunulmazı” sayılan Özel Harp Dairesini karanlık olayların merkezi gibi gösteren hayal ürünü, saçma ve gerçek dışı yayınlar yapılmıştı. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna MİT tarafından yollanan belgelerde yasal bir kurumun görev talimatlarında ve talimnamelerinde yazılı olan hususlar , sanki yasadışı örgüt malzemesi gibi değerlendirilmişti.
Çamur at izi kalsın misali, 1955’teki 6-7 Eylül olaylarından, İstanbul’da Kültür Sarayının yakılmasına, Ecevit ve Özal’a suikast iddialarından, M.Ali Ağca’nın kaçırılmasına, Hablemitoğlu, Hrant Dink, Rahip Santoro ve Zirve yayınevi cinayetlerine, kürt mafyasının önde gelenlerinin ve bazı üst düzey komutanların öldürülmesi gibi diğer faili meçhul cinayetlerin arkasındaki karanlık güçlere, insanların asit kuyularına atıldığı, toplu mezarlara gömüldüğü, derin devlet, Gladyo(Kontr Gerilla), Jitem tartışmalarına, Askeri Casusluk suçlamalarından, bölücü pkk terörünün işlediği cinayetlerin ve örgüt içi infazların dahi bu güzide kurumumuzun sırtına yüklenmeye çalışıldığını üzülerek gördük.
Büyük Önder ATATÜRK’ün dediği gibi “Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir” sözünün belirttiği gibi 12 Eylül öncesi yaşanan anarşi ve terör döneminde de maksatlı çevreler tarafından adı sıkça lekelenmeye çalışılan bu kurum ve mensuplarından herhangi birinin örgütsel veya siyasi (ve hatta bireysel adi suçlar dahil) herhangi bir suça bulaştığına dair hiç bir bilgi veya belge bulunamamış, bugün de suikast iddiaları boş çıkmıştır.Fakat malesef  iftira ve karalama kampanyaları sonuç vermiş, yıllarca binbir meşakkat, özveriyle oluşturulan gözbebeğimiz tarihte bir anı olarak kalmaya mahkum edilmiştir...
Süheyl ÇOBANOĞLU
RUBASAM Bşk.V.
 
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 191